Türk Sağının Pragmatik Anti-Emperyalizmi ve Kürt Meselesinin Jeopolitik Projeksiyonu Üzerine Bir Analiz
Türkiye'de sağ siyasetin sergilediği anti-emperyalist duruşun samimiyeti, tarihsel bir perspektifle incelendiğinde ciddi tutarsızlıklar barındırmaktadır. Altıncı Filo hadiselerinde Amerikan varlığını alenen sahiplenen geleneğin, bugün konjonktürel gerekçelerle Amerika karşıtı bir retoriğe sığınması, vatanseverlikten ziyade derinleşen iç ve dış krizlerin yarattığı bir savunma mekanizmasıdır.
Siyonizm Karşıtlığının Araçsallaştırılması ve Paradokslar
İsrail-Hamas çatışması sürecinde sağ kitlelerin sergilediği tutum, bu tutarsızlığın en güncel örneğidir. Geçmişte "Filistinlilerin topraklarını sattığı" yönündeki kara propagandayı bayraklaştıran kesimlerin, bugün aniden "Filistinci" bir kimliğe bürünmesi sosyolojik bir dönüşümden ziyade siyasi bir manevradır. Buradaki temel motivasyon, İslamcı hassasiyetlerden ziyade, bölgedeki Kürt hareketinin yükselişine karşı duyulan reaksiyoner korkudur.
Bu cenahın, bir dönem "Arapçılık" ile itham ettiği dindar kesimlerle bugün Arap milliyetçiliği ve otoriter Arap rejimleri (Saddam ve türevleri) noktasında birleşmesi dikkat çekicidir. Bu "seküler" sağın Arap faşizmine eklemlenme çabası, özünde ortak bir Kürt karşıtlığı zemininde yükselmektedir.
"Kürdistan Bir Amerika Projesidir" Söyleminin Eleştirisi
Türk sağının en büyük yanılgısı, Kürt hareketini yalnızca bir "Amerikan projesi" olarak kodlamasında yatmaktadır. Oysa tarihsel gerçeklik daha karmaşıktır; örneğin Abdullah Öcalan’ın yakalanma sürecinde CIA ile Türk istihbarat birimleri arasındaki koordinasyon, dönemine göre şekillenen pragmatik bir iş birliğinin ürünüydü. Bugün değişen şey ilkeler değil, bölgesel güç dengeleridir.
Eğer Kürt hareketi yalnızca dış güçlerin güdümünde bir oluşum olarak görülüyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Amerika veya İsrail etkisinden arındırılmış bir Kürt hareketi, mevcut sağ zihin dünyasında meşru kabul edilecek midir? Cevabın "hayır" olması, asıl sorunun dış güçler değil, Kürt kimliği ve coğrafi varlığına duyulan reddediş olduğunu kanıtlar. Bu noktada sergilenen anti-emperyalizm, faşizan eğilimleri perdelemeye çalışan zayıf bir retorikten ibarettir.
Jeopolitik Riskler ve Kardeşlik Hukuku Üzerine Öngörüler
Türkiye için asıl tehlike, Kürt meselesinin barışçıl, demokratik ve sosyalist bir perspektifle çözülememesidir. Eğer Kürdistan’ın tesisi Türkiye’nin kendi iradesi ve kardeşlik hukuku çerçevesinde dostane bir şekilde gerçekleşmezse, bu kopuş emperyalist odakların müdahalesiyle çok daha yıkıcı bir biçimde yaşanacaktır.
Kürt karşıtlığının sürdürülmesi, ironik bir biçimde en çok Amerika ve İsrail’in stratejik çıkarlarına hizmet edecektir. Bu düşmanlık iklimi, ayrılığı kaçınılmaz kılmakla kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin Avrasya blokuna (Çin-Rusya) eklemlenerek otoriterleşmesine ve demokratik kazanımlarını tamamen yitirmesine sebep olacaktır. Kürt halkının varlığı bir demokratikleşme motoru olmaktan çıktığında, otoriter baskı tüm toplumun üzerinde daha şiddetli hissedilecektir.
Sonuç: Bir "Taviz" Değil, Bir "Hak" Mücadelesi
Mevcut siyasi iktidarın Abdullah Öcalan veya Kürt hareketiyle yürüttüğü temaslar, Kürtleri "asgari" ile yetindirme ve sistem içinde eritme çabası olarak okunabilir. Ancak gelinen aşamada Kürdistan’ın bir statü kazanması, Türkiye eliyle gerçekleştirilse dahi, bu bir lütuf veya "taviz" olarak görülemez. Bu, bir halkın en temel tarihsel ve siyasal hakkıdır.
Kürt hareketinin bu süreçte dikkat etmesi gereken husus, yürüttükleri mücadelenin evrensel bir hak arayışı olduğunu vurgulamaya devam etmektir. Kürdistan idealinin emperyalizmin bir aparatı olarak değil, halkların iradesine dayalı meşru bir gerçeklik olarak inşa edilmesi; hem Kürtlerin hem de Türklerin gelecekteki demokratik ve barışçıl birlikteliği (veya ayrılığı) için yegane yoldur. Anti-emperyalist maskeli sağın yarattığı illüzyondan kurtulmak, Türkiye'nin felaketten kaçınması için şarttır.
İbrahim Küçük, 14 Ocak 2026, Ankara