"Toplumsal Çürüme" Söyleminin Ontolojik ve Sınıfsal Eleştirisi

​Siyasal söylemler, sadece ideolojik aidiyetleri dışa vurmakla kalmaz; aynı zamanda kimin çıkarına hizmet ettiklerini de gizli bir biçimde ele verirler. Bugün kamuoyunda sıkça karşımıza çıkan "toplumumuz çürüyor" iddiası, ilk bakışta masum bir ahlaki endişe gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde art niyetli bir sınıfsal körlüğü ve maddi gerçeklikten kaçışı temsil etmektedir.


​Altyapı-Üstyapı İlişkisi: Sebep mi, Sonuç mu?

​"Toplumsal çürüme" söyleminin en temel mantıksal hatası, sebep ile sonucu yer değiştirmesidir. Artan suç oranları, şiddet sarmalı ve ahlaki erozyon, toplumun "özünde" var olan bir bozulmanın sonucu değildir. Aksine bu fenomenler; ekonomik krizlerin, derinleşen gelir adaletsizliğinin ve hukuki mekanizmaların işlevsizliğinin, yani maddi altyapının ürettiği sonuçlardır.

​Tarihsel materyalizm bizlere hatırlatır ki; maddiyat maneviyatı belirler, maneviyat maddiyatı değil. Dolayısıyla doğru bir analiz; "Toplum çürüdüğü için bu haldeyiz" değil, "Ekonomik ve hukuki sistem iflas ettiği için toplumsal doku tahrip oluyor" şeklinde kurulmalıdır. Mevcut bozulmayı soyut bir "manevi çöküş" olarak nitelemek, asıl sorumlu olan kapitalist üretim ilişkilerini ve adaletsiz dağıtımı aklamak demektir.


​Lümpen Proleteryanın Burjuva Retoriğine Eklemlenmesi

​Popüler kültürde veya sokak röportajlarında karşımıza çıkan bu tarz söylemler, aslında lümpen proleteryanın burjuva hegemonyasına sığınma çabasıdır. Maddi ve gözle görülebilir sıkıntıları reddedip sorunu "toplumsal çürüme" gibi muğlak ve metafizik bir kavrama indirgemek, statükoyu koruma arzusunun bir tezahürüdür.

​Bu tavır, sosyalizm tarihinin erken evrelerindeki ütopik sosyalistlerin yaklaşımını andırır; ancak onlardan çok daha sığ ve cahilane bir versiyonudur. Ütopik sosyalistler de sorunu ahlaki ve akli yetersizliklere indirgemişlerdi; fakat en azından bu "ruhi" sorunlara karşı kolektif çözüm önerileri getirmeye çalışmışlardı. Günümüzdeki bu sığ söylem ise halkı ahlaksızlık ve cahillikle yaftalayıp geriye çekilmekten, yani halka karşı bir elitizm üretmekten başka bir işe yaramamaktadır.


​Entelektüelin Görevi ve Halkperverlik

​Halkın asli maddi sorunlarını göz ardı ederek suçu "ahlaki çöküşe" yıkmak, kapitalizmi insansılaştırmak ve halkın gerçek düşmanını gizlemektir. Gerçek bir entelektüelin görevi, halkı suçlamak değil; ona sınıf bilincini aşılamak ve sömürünün kaynağını göstermektir. Bu noktada entelektüel, politik bir bilinçle donanmış proleteryanın bizatihi kendisi olmalıdır.

​Halkı "suçlu" ilan eden her söylem, burjuvazinin suçunu halka paylaştırma manevrasıdır. Bir "safsata" olan toplumsal çürüme anlatısı, kapitalist sistemin yarattığı pisliği toplumun karakterine bulaştırma çabasıdır.


​Sonuç: Örgütlenme ve Devrimci Perspektif

​Halkperverliğin ve devrimci mücadelenin asli görevi halkı yargılamak değil, onu örgütlemektir. "Toplumsal çürüme" gibi burjuva terminolojileriyle kendi zihnimizi bulandırmak yerine, bu çürümenin kaynağı olan kapitalist sistemi hedef almalıyız.

​Bizim yolumuz, halkın içindeki öfkeyi ve ezilmişliği doğru bir sınıf bilincine evriltmek ve "kızıl devrime" giden yolu kararlılıkla açmaktır. Unutulmamalıdır ki; zihni asıl çürümüş olanlar halk değil, sömürü düzeninin sahipleri ve onların sözcülüğüne soyunan lafazanlardır. Gerçek şifa, ahlaki vaazlarda değil, toplumsal devrimdedir.


İbrahim Küçük, 30 Aralık 2025, Ankara