İkinci Enternasyonal’in İhanetinden Komintern’in Devrimci İradesine: Enternasyonalist Perspektif

Sosyalist Enternasyonal (İkinci Enternasyonal), Birinci Enternasyonal’in mirası üzerine kurulmuş, ancak tarihsel sınavında derin bir teorik ve ahlaki çöküş yaşamış bir yapıdır. Bu birliğe dahil olan partiler, emperyalist bir savaşın patlak vermesi durumunda milliyetçi duygulara teslim olmayacaklarına ve kendi burjuva hükümetlerinin savaş bütçelerine destek vermeyeceklerine dair enternasyonalist bir yemin etmişlerdi.


Kautskizm ve Evrimci Sosyalizmin İhaneti

Ancak 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bu yeminler, yerini şovenist bir teslimiyete bıraktı. Sosyal demokrat partiler, kendi bünyelerinde filizlenen sağ kanat fraksiyonları dizginlemek yerine onlara eklemlendi. Bu sürecin en dramatik figürlerinden biri olan Karl Kautsky, partisi içinde yeşeren “evrimsel sosyalizm” safsatasının yarattığı tehlikeyi kavrayamamış, pasif bir duruş sergileyerek Alman sosyal demokrasisinin savaş tamtamlarına katılmasına engel olamamıştır.

İşte Üçüncü Enternasyonal veya Komünist Enternasyonal (Komintern), bu tarihsel ihanetin küllerinden doğmuştur. Komintern, İkinci Enternasyonal’in kâğıt üzerinde kalan ilkelerini hayata geçirmeyi amaçlayan devrimci bir devam niteliğindedir. Bu yapının mihenk taşı, emperyalist savaşa karşı tavizsiz bir duruş sergilemek ve savaşı bir iç devrime dönüştürmektir.


Meşru Müdafaa, Self-Determinasyon ve Devrimci Savaş

Komintern’e yönelik “savaş yanlısı” suçlamaları, özünde kapitalist propagandanın bir ürünüdür. Sovyet deneyiminde görülen askeri mücadele, emperyalist bir toprak fethi değil; devrimin bekasını koruma amacını taşıyan bir meşru müdafaadır. Bu noktada “self-determinasyon” (ulusların kendi kaderini tayin hakkı), ezilen ulusların mücadelesini emperyalist saldırganlıktan ayıran temel çizgidir. Komünistlerin amacı, fethetmek değil, devrimci bilinci diğer uluslara aşılayarak küresel bir devrimci blok inşa etmektir.

Kautsky ve benzeri “demokratik sosyalistler”, kendi partilerinin sağcılaşmasını ve işçi sınıfına ihanetini engelleyememelerini, sorumluluğu tamamen dışsal faktörlere atarak gizlemeye çalışmışlardır. Bu pasif ve uzlaşmacı tutum, faşizmin yükselişine giden yolu temizlemiş; demokratik sosyalistlerin cehaleti, nasyonal sosyalizm gibi canavarlaşmış yapıların meşruiyet kazanmasına dolaylı yoldan hizmet etmiştir.


Burjuva Demokrasisinin Reddi ve Proletarya Diktatörlüğü

Komintern, burjuva demokrasisini kesin bir dille reddetmiştir. Bu “sözde” demokrasi, halkı iktidar ettiği safsatasıyla kitleleri uyuturken, aslında sermaye sahibi elitlerin hegemonyasını tahkim etmektedir. Buna karşı Komintern, proletarya diktatörlüğü fikrini devrimci bir zorunluluk olarak yeniden ihya etmiştir.

Proletarya diktatörlüğü, sanılanın aksine bir grubun diğerini keyfi ezmesi değil, sömürülen çoğunluğun (%99) sömüren azınlık (%1) üzerindeki tarihsel baskısıdır. Ancak nihai hedef, sınıfsal çatışmanın kökten tasfiye edildiği “%100’ün iktidarı”, yani sınıfsız toplumdur.


Devlet Müdahalesi ve Finans-Kapital Gerçekliği

Komünistler, sınıfları reddeden faşistlerin aksine, sınıf çatışmasını bilimsel bir gerçeklik olarak kabul eder ve çözümü de bu zemin üzerinden üretirler. Sosyalist bir devlette uygulanan planlı müdahaleler, eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Kapitalistlerin “serbest piyasa” vaadi hiçbir bilimsel temele dayanmazken; Rudolf Hilferding’in “finans-kapital” analizi, sistemin doğası gereği tekelleşmeye ve müdahaleciliğe mahkûm olduğunu kanıtlamıştır.

Dolayısıyla, devletin ekonomiye müdahalesi sadece siyasi bir tercih değil, dönemin tek bilimsel ekonomik paradigmasıdır. Komünistler, kapitalizmin kaotik yapısına karşı rasyonel ve toplumsal bir planlamayı savunarak, tarihin akışını bilimsel bir rota üzerine oturtmuşlardır.


İbrahim Küçük, 30 Kasım 2025, Ankara