Şiddet Tekeli Üzerine Diyalektik: Terörün Sönümlenmesi ve Statükonun Restorasyonu
Siyasal şiddetin ve kurumsallaşmış terörün doğasını, 1789 Fransız İhtilali’nin tarihsel laboratuvarını incelemeden ele almak metodolojik bir eksiklik olacaktır. 1793-1794 yılları arasında Jakoben iktidarı eliyle yürütülen ve literatüre “Terör Dönemi” (La Terreur) olarak geçen süreç, tarihsel ölçekte yaklaşık bir yıl gibi kısa bir zaman dilimiyle sınırlı kalmıştır. Bu geçiciliğin altında yatan nesnel neden, Jakobenlerin kendi varlık koşullarını diyalektik bir çelişkiyle yok etmeleridir.
Robespierre önderliğindeki Jakoben elitler, kendilerini iktidara taşıyan asıl devrimci motor gücü, yani sans-culottes (baldırı çıplaklar) ve enragés (öfkeliler) gibi proto-sosyalist radikal unsurları sönümlendirerek kendi tabanlarını tasfiye etmişlerdir. Tarihsel gelişim aşamaları gereği burjuva karakterde kalması kaçınılmaz olan bir devrimin, alt sınıfların mülksüzleştirici taleplerini ilanihaye taşıması imkânsızdı. Ancak Jakobenlerin bu kitleleri örgütsüzleştirerek saf dışı bırakması, muhafazakâr burjuvaziye ve aristokratik kalıntılara muazzam bir cesaret vermiştir. Netice itibariyle Jakoben terörü; salt bir strateji hatasından değil, kendi devrimci öznesini imha eden yanlış bir örgütlülük modelinden ötürü statüko karşısında yenilgiye uğramıştır.
Marksist Literatürde Otorite ve Karşı-Koyuşun Sınırları
Devrimci süreçlerin geri çekilmesi ve şiddetin yönü, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından da yapısal bir analize tabi tutulmuştur. Marx, 1848 devrimlerinin hüsranla sonuçlanmasını değerlendirirken, proletarya için yegâne tarihsel zorunluluk özgürlük adına radikal bir mücadeleyi yürütmekken, korkak burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarını korumak adına aristokrasiyle uzlaşmayı, yani statükoya sığınmayı tercih ettiğini belirtir.
Engels ise Otorite Üzerine adlı metninde, anarşizmin devleti ve her türlü otoriteyi soyut bir düzlemde reddeden idealist tezlerini Paris Komünü (1871) deneyimi üzerinden sarsıcı bir eleştiriye tabi tutar. Engels, “Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı silahlı halkın otoritesini kullanmasaydı bir gün bile dayanamazdı” diyerek, devrimci şiddeti ve diktatörlüğü en doğal haliyle kurucu, mücadeleci ve karşı koyucu bir “otoriter aygıt” olarak konumlandırır. Buradan çıkan ders yalındır: Siyasal eylem, yapısal bir otorite ve kitle örgütlülüğü taşımadığı müddetçe statükonun kolluk gücü tarafından ezilmeye mahkûmdur.
Etno-Milliyetçi Terörizmin Stratejik Körlüğü: PKK Örneği
Bu tarihsel ve teorik süzgeç modern döneme uyarlandığında, PKK ve türevi etno-milliyetçi ayrılıkçı örgütlerin tarihsel materyalizmin en temel derslerinden dahi bihaber oldukları görülmektedir. Eğer nihai jeopolitik amaç bir Kürdistan ulus-devleti inşa etmekse, bölgenin birincil sosyolojik gerçeği olan muhafazakâr-dindar Kürt tabanını ideolojik olarak dışlamak ve seküler bir ulusçu anlatıyı dayatmak muazzam bir stratejik ahmaklıktır.
Egemen devlet aygıtı (statüko), PKK’nin kendi tabanında yarattığı bu ideolojik yarılmayı ve rıza krizini fark edecek esnekliği göstermiştir. Devlet; Kürtçe mitinglere, yayınlara izin vererek ve doğrudan resmi bir Kürtçe televizyon kanalı (TRT Kurdî) açarak, PKK tarafından dışlanan muhafazakâr kitleye “Sizin kültürel ve dini varlığınızın hamisi benim” mesajını iletmiş ve hegemonik bir absorbe (soğurma) süreci işletmiştir.
PKK’nin seküler dogmatizmle kitle inancını dışlaması stratejik bir intiharken; devletin bu kitleyi uyuşturmak adına sunduğu kısmî demokratik haklar ve mikro-tavizler, statükonun hegemonik bir başarısıdır. Bu zemin kaybı, PKK’yi günün sonunda kendi kuramsal tezleriyle çelişmeye zorlamış, savunmadığı ve varlık gerekçesine aykırı olan feodal/Osmanlı miraslarını över bir retoriksel savrulmaya itmiştir.
Bir Denge Aparatı Olarak Teokratik Terör ve Muhalefet Boşluğu: IŞİD Analizi
Siyasal şiddetin bir diğer anomalisi ise IŞİD gibi teokratik/tekfirci yapılarda cisimleşmektedir. IŞİD, organik ve kalıcı bir kitle hegemonyası kurma hedefinden ziyade, küresel emperyalist aktörlerin bölgesel ölçekte kullandığı bir “jeopolitik denge aparatı” niteliğindedir.
Kuzey Suriye ekseninde emperyalizmin (özellikle ABD’nin) bölge dizaynında bir kaldıraç olarak işlev gören bu yapı, doğrudan PKK/YPG hattının karşısında bir karşı-güç olarak konumlandırılmıştır. Buradaki temel stratejik icraat, PKK ve SDG unsurlarının kontrolsüzce birleşmesini ve bölgesel bir hâkimiyet alanı kurmasını engellemek, sahadaki dengeleri bu reaksiyoner aparat üzerinden manipüle etmektir. Emperyalist merkezler, IŞİD’in bu dengeleyici şiddetini bir manivela olarak kullanırken, örgütün aşırı radikal eylemleri kontrolden çıktığında ise bu kez desteği SDG hattına kaydırarak sahayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmektedir.
Buna rağmen IŞİD’in reaksiyoner bir taban devşirebilmiş olması, tamamen modern ulus-devletlerin yapısal krizleri ve beceriksizlikleriyle ilintilidir. Devlet aygıtının ekonomik bölüşüm adaletini sağlayamaması, hukuk mekanizmasının çürümesi ve sosyal güvencesizlik, kitlelerde kaçınılmaz bir tatminsizlik ve radikal muhalefet arayışı üretir.
IŞİD, bu sınıfsal ve ekonomik çöküşün yarattığı öfkeyi “sekülerizmin getirdiği dinsizlik” parantezine alarak estetize eder. Bir başka ifadeyle; dini bir iktidar vaat ederken, o vaadin altını devletlerin halka sunamadığı refah, güvence ve sahte bir adalet duygusuyla doldurur.
Diyalektik Kapanış: Statükonun Radikalizm Üreten Ahmaklığı
Burada statükonun alan kaybetme korkusuyla sergilediği en büyük stratejik körlük devreye girer: Devlet, sınıfsal çelişkilerden ötürü yükselen sol, ilerici ve demokratik muhalefet kanallarını yasa dışı ilan edip baskıyla ezdiğinde, toplumsal muhalefet zeminini tamamen yakmış olur. Sol alternatifsiz bırakılan ve meşru direniş mekanizmaları elinden alınan kitleler, iktidarı cezalandırmak adına rasyonel bir ideoloji yerine iktidarın dilinden düşürmediği kutsalları tersyüz etme gafletine düşer. Muhalefet, egemeni kendi silahıyla vurmak adına devleti “münafıklık ve dinsizlikle” itham etmeye başlar.
IŞİD ve benzeri teokratik terör odakları, tam da devletin kendi eliyle temizlediği bu sol/demokratik muhalefet boşluğunu doldurarak statükoyu “asıl terörist” ilan eder ve reaksiyoner bir zafer kazanır.
Velhasıl; eğer statüko, toplumsal muhalefetin meşru, rasyonel ve demokratik zeminlerde kendini üretmesine izin vermek yerine bu alanları imha ediyorsa, kitleleri radikalizmin ve terörizmin kucağına kendi eliyle itiyor demektir. Demokratikleşme kanalları tıkandığında ve kitlelerin sınıfsal öfkesini yönlendireceği yasal bir direniş hattı bırakılmadığında, geriye kalan tek yıkıcı alternatif terörizmdir. Statüko, solu baskılayarak koruyacağını sandığı iktidar alanında, kendi yarattığı canavarların diyalektik kurbanı olmaya mahkûmdur.
İbrahim Küçük, 26 Mayıs 2026, Ankara