Egoist Bir Perspektiften Proleter Devrimin Meşruiyeti: Sınıf Çıkarlarının Radikal Rasyonalizasyonu
Devrim, yerleşik statükonun kurumsal, makroekonomik ve ideolojik yapısından radikal bir kopuşu ve ontolojik bir kırılmayı ifade eder. Ancak bu tarihsel kırılmanın metodolojisi, toplumsal dinamikleri ve bizzat devrim mefhumunun epistemolojik niteliği hususunda kitleler, hegemonik ideolojinin manipülatif dezenformasyonuyla derin bir bilinç sarmalına itilmiştir. Mevcut ezen sınıfların tahakküm mekanizmalarını “biyolojik veya toplumsal doğanın kaçınılmaz bir kanunu” şeklinde rasyonalize eden egemen anlatı, vulgar (kaba) bir egoizm doktrinini sınıfsal çıkarlarına kalkan kılmaktadır.
Egemenlerin İdeolojik İllüzyonu ve Özne Temelli Egoizm Re-Konstrüksiyonu
Peki, egemen elitlerin tahakkümlerini meşrulaştırmak adına sığındıkları bu kavramsal siper, yapısal bir çözümlemeyle ele alındığında ne ölçüde tutarlıdır? Öncelikli olarak ortaya konmalıdır ki yerleşik burjuva ezberlerinin ve sosyal Darwinist spekülasyonların aksine egoizm, “büyük balığın küçük balığı yutması” şeklindeki mekanist aksiyomla sınırlı bir barbarlık paradigması değildir. Felsefi anlamda egoizm, rasyonel öznenin kendi nesnel fayda maksimizasyonunu ve tikel çıkarlarını merkeze alarak eylemlerini bu amaca matuf kurgulamasıdır. Dolayısıyla bu özne, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuvazi veya onun bürokratik-militarize yandaşları olabileceği gibi; pekâlâ tarihsel diyalektiğin kurucu öznesi olan mülksüzleştirilmiş devrimci halk kitlesi de olabilir.
Popper’cı Yanlışlanamazlık Çerçevesinde Çıkarın İdeolojik Esnekliği
Kavramın kuramsal sınırlarını genişlettiğimizde, “kendi çıkarını koruma ve gözetme” önermesinin ampirik veya pozitivist anlamda katı bir bilimsel veri teşkil etmediği aşikârdır; zira Karl Popper’cı bir metodolojiyle yaklaşıldığında bu aksiyom, yapısı gereği yanlışlanamaz (falsifiable) bir nitelik barındırır. İnsan, aynı sosyo-politik olgular bütünü içerisinde hem apolitik veya baskıcı bir “negatif” fail olmayı hem de diğergam ve özverili bir “pozitif” aktör olmayı egoist motivasyonlar ekseninde eş zamanlı olarak rasyonalize edebilir.
Örneğin; statüko yanlısı bir aktör, cebir ve şiddet uygulayarak kendi hegemonik iktidar alanını konsolide ederken fayda sağlar; buna mukabil, ezilen kitlelerin safında konumlanan bir diğer aktör “halkperverlik” söylemiyle kendi eylemlerine toplumsal ve ahlaki bir meşruiyet zemini inşa ederek psikolojik/sembolik bir kâr devşirir. Neticede her iki pratik de özne düzeyinde tikel bir fayda maksimizasyonuna tekabül etmektedir.
Radikal Sınıf Çıkarları ve Proletaryanın Potansiyel Hegemonyası
Bununla birlikte, felsefi egoizm tartışmalarında Darwin ve onun natüralist ardıllarının perspektifinden bakıldığında, mevcut tabloyu doğrudan “doğal seçilim” (natural selection) olarak kodlamak mümkün değildir. Bu süreç, salt genlerin biyolojik bir seçimi veya kör bir doğa yasası değil; aksine nesnel durumun dayattığı tarihsel zorunluluğu bilinçli bir iradeyle aşma eylemidir. Özgürlük, tam da bu nesnel zorunluluğun farkına varılması ve onun pratikle dönüştürülmesidir.
Eğer kurulan egemen ideolojik barikat aşılır, egoizm kavramı sığ burjuva ahlakçılığından arındırılır ve proletarya kendi sınıfsal karakterine uygun radikal ve rasyonel bir “kolektif egoizm” tavrı takınırsa, proleter devrim bir olasılık olmaktan çıkıp tarihsel bir zorunluluğa dönüşür. İşçi sınıfının sayısal çoğunluğu, canlı emeği ve tarihsel transformasyon potansiyeli düşünüldüğünde; burjuvaziyle uzlaşmayı kesin bir dille reddetmesi bütünüyle kendi sınıfsal çıkarlarına odaklanmış radikal bir aksiyonun tezahürüdür.
Sınıfsal Uzlaşmazlık ve Proletarya Diktatörlüğünün Kurucu Meşruiyeti
Sınıf bilincine rasyonel düzeyde erişmiş egoist bir proletaryanın, kendi varlık koşullarını korumak adına şu mantıksal çıkarsamayı yapması eşyanın tabiatı gereğidir: “Burjuvazi ve onun organik entelektüeli olan militarist ittifak, hegemonik gücü ve üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde bulunduran yapısal ezenlerdir. Rasyonel ve egoist bir perspektifle yaklaşıldığında, bu asalak sınıfların kendi rızalarıyla mülkiyet ve iktidar tekellerini tasfiye etmelerini, yani sınıfsız topluma giden kanalları açmalarını beklemek tarihsel ve stratejik bir ahmaklıktır.”
Bu nesnel zemin karşısında, kendi sınıfsal emansipasyonunu (kurtuluşunu) hedefleyen egoist proletarya, rasyonel çıkarlarının bir gereği olarak sömürücü egemen sınıfları ve onların aygıtlarını imha etmekle mükelleftir. Bu mantıksal determinizm; egemenlerin bir tahakküm aygıtı olarak kurguladığı egoizm kavramının, aslında proletarya diktatörlüğüne ve kurucu devrimci şiddete nasıl sarsılmaz, rasyonel ve meşru bir teorik zemin hazırladığını açıkça kanıtlamaktadır.
Parazit Burjuvazi ve Sınıfsal Fayda Maksimizasyonu
Tarihsel materyalizmin yalın gerçeği şudur: Sermaye sınıfının varlık kazanabilmesi ve sermaye birikim süreçlerini (akümülasyonu) sürdürebilmesi için işçi sınıfının canlı emeğine ve artı-değer gaspına mutlak surette organik bağımlılığı vardır; buna karşın mülksüzler için patronlar, üretim sürecinin sırtına yerleşmiş birer asalak ve paraziter katmandan ibarettir. Burjuvazinin işçi sınıfından vazgeçmesi nesnel olarak imkânsızdır, zira sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sömürü mekanizmasının devamlılığına endekslidir; dolayısıyla burjuvazi için işçiyi tasfiye etmek kârlı olmayan sınıfsal bir intihardır.
Buna mukabil, işçilerin burjuvayı üretim denkleminden çıkarması, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek bu asalak yapıyı tarih sahnesinden silmesi, proletarya için tam anlamıyla rasyonel, kârlı ve sınıfsal bekasını güvence altına alan yegâne egoist eylemdir.
İbrahim Küçük, 28 Mayıs 2026, Ankara